OKU
04 Ocak 2018 ( 66 izlenme )
Reklamlar

FARKLILIKLARIMIZI FARKINDALIĞA DÖNÜŞTÜRMEK

İnsan sosyal bir varlık olduğuna göre hemcinsiyle beraber olmak ve aynı ortamı paylaşmak durumundadır. Yaratılış kodları bunu gerektirir. Başta Kur’an-ı Kerim olmak üzere kutsal kitaplar, ilk insanın yanında, çok vakit geçmeden eşinin de yaratıldığını haber verirler. Diğer taraftan bu yeni yaratığa “insan” isminin verilmiş olması, esasen “ısınmak, alışmak, cana yakın olmak ve evcilleşip bir arada yaşamak” anlamlarına gelen “üns” kökü dolayısıyla, onun hemcinsleriyle birlikte uyum hâlinde yaşayabilmesi sebebiyledir.

İnsanlar bir taraftan yaratılış sonrasında ırk ve renk gibi ellerinde olmayan; diğer taraftan bir dine inanmak gibi iradi olan sebepler dolayısıyla farklılaşmışlardır. Acaba her iki türüyle söz konusu olan farklılıklar, bir toplumda hatta uluslararası toplumda birlikte yaşamanın önünde engel midir?

İslam’ın temel kaynakları olan Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamber’in sünneti; insanın, ilave bir sebebe ya da kayda bağlı olmaksızın sadece insan olmasından dolayı saygın ve dokunulmaz olduğu hususunda son derece berraktır. Birçok ayet-i kerime ve hadis-i şerif, bütün insanların tek bir kaynaktan, Hz. Âdem’den türediğini, yaratılıştan değerli olduğunu, yeryüzünün en şerefli yaratığı olarak var edildiğini, her birinin Yüce Allah’ın muradını yeryüzünde gerçekleştirmeyle görevlendirilme anlamında onun halifesi olduğunu belirtmiş ve bütün bunların bir ırka, millete ya da dine mensubiyetle sonradan kazanılmayıp insan olarak yaratılmışlık itibarıyla kimliğinde zaten verili olarak mevcut bulunduğunu ortaya koymuştur. Bu gerçek, İslam geleneğinde “İsmet-i Âdemiyet” kavramıyla ifade edile gelmiştir.

İlk insan Âdem’i yaratan Yüce Allah onun neslinin değişik ırk, renk ve dillerde çoğalmasını murat etmiş; etnisitelerin farklılığını, kudretini gösteren bir işaret olarak sunmuştur: “Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için elbette ibretler vardır.” (Rûm, 30/22.) ayeti bunu beyan ederken şu ayet de söz konusu farklılığın hikmet ve maksadını açıklamıştır: “Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara/milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.” (Hucurat, 49/13.)

Bu etnik farklılığın yanında, dinsel ve dolayısıyla kültürel farklılığın, bir başka ifadeyle çoğulculuğun da Yüce Yaratıcı’nın bizzat kendisinin muradı olduğu açıkça vurgulanmıştır:

“Sizden her biriniz için bir sistem ve bir hayat tarzı belirledik. Eğer Allah dileseydi, elbette sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat verdiği şeylerde sizi imtihan etmek için ümmetlere ayırdı. Öyle ise hayırlı işlerde yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O zaman anlaşmazlığa düşmüş olduğunuz şeyleri size bildirecektir.” (Maide, 5/48.) ile “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündeki insanların hepsi toplu hâlde mutlaka iman ederlerdi. Böyle iken, sen mi mümin olsunlar diye, insanları zorlayacaksın?” (Yunus, 10/99.) ayetleri de fıtratın bu boyutunu sergilemektedir.

Aynı farklılık olgusu Müslümanlar arasında da söz konusudur. Müslümanlar, İslam’ın evrenselliği ilkesinin bir yansıması olarak farklı ırklardan ve renklerden oldukları gibi, ana kaynaklarının yani Kur’an ve sünnetin yoruma açıklığı sebebiyle farklı mezhep ve meşreplere de müntesip olmuşlardır. Bu durum, Allah ve Rasulü’nün izin verdiği ve hatta emrettiği (Nisa, 4/9, 83; Tevbe, 9/122; Ebu Davud, Akdıye, 11; Tirmizi, Ahkâm, 3.) içtihat eyleminin de tabiî bir sonucudur. Duyarlı ve bilinçli müminler bu farklılıkların Yüce Allah’ın bir takdiri olduğuna inanır; bunların birer ayrıcalık sebebi olmadığını kavrar; yegâne üstünlük ölçütünün “takva” yani İslam’ın gereklerine göre yaşamak olduğunu bilir. Böyle bir mümin “…Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.” (Hucurat, 49/13.) ayetini hiç unutmaz; “Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir, zira hepiniz Âdem’in çocuklarısınız; Âdem ise topraktandır. Allah katında en değerli olanınız, ona en çok saygı göstereninizdir. Arap’ın Arap olmayana, Allah’a saygı ölçüsü dışında başka bir üstünlüğü yoktur.” (Müslim, Hac, 147; Ebu Davud, Edeb, 111.) hadisini de bir uyarıcı olarak daima göz önünde tutar.

Bugün Müslümanların ihtilaf ve hatta çatışma aracı hâline getirdikleri mezheplerin kurucu imamları -tam bir farkındalıkla- kendi görüşlerini mutlak doğru olarak takdim etmemişler, birbirlerini ötekileştirmeyip aksine hayır dua ile anmışlar, bir araya geldiklerinde de birbirlerinin bilgi birikimlerinden istifadeye çalışmışlardır. Söz gelişi İmam-ı Âzam Ebu Hanife “Bizim bu görüşümüz, yanlış olma ihtimali taşıyan doğru görüştür. Muhatabımızın görüşü de doğru olma ihtimali bulunan yanlış görüştür”; “Bu bizim ulaştığımız sonuçtur. Bundan daha iyisini getiren olursa ona uyarız.” diyerek içtihadını mutlaklaştırmazken İmam Şafii, “İnsanlar fıkıh ilminde Ebu Hanife’nin çocukları mesabesindedir.” diyerek ona olan derin saygısını ifade etmiştir. İmam Ahmet b. Hanbel de kendisinden önceki âlimleri hep hayırla yâd etmiştir. Şu olay, fikri-usuli ve mezhebi farklılıkların bir ihtilaf sebebi değil, tam aksine bir zenginlik olarak görülmesi gerektiği dersini vermektedir: İmam Ebu Hanife ile İmam Malik, Mescid-i Nebevi’de sabah namazı vaktine değin ilmî müzakereler yapar sonra bir gün İmam Ebu Hanife’nin diğer gün İmam Malik’in arkasında sabah namazını beraberce eda ederlerdi.

Farklılıkları farkındalığa çevirmeyip aksine bayraklaştırıp tefrika ateşine odun taşıyanlar şu ilahî ikazlara da kulaklarını tıkayanlardır: “Allah’a yönelmiş kimseler olarak yüzünüzü hak dine çevirin, O’na karşı gelmekten sakının, namazı dosdoğru kılın ve müşriklerden; dinlerini darmadağınık edip grup grup olan kimselerden olmayın! (Ki onlardan) her bir grup kendi katındaki (dinî anlayış) ile sevinip böbürlenmektedir.” (Rûm, 30/32.); “Dine bağlı kalın ve onda ayrılığa düşmeyin!” (Şûra, 42/13.);  “Şu dinlerini parça parça edenler ve kendileri de grup grup ayrılmış olanlar var ya, (senin) onlarla hiçbir ilişiğin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra O, yapmakta olduklarını kendilerine haber verecektir.” (En’am, 6/159.)

Pekâlâ, farklılıkları nasıl farkındalığa çevirebiliriz? Sorunun cevabı sadedinde şu adımlar atılabilir:

1. Farklılıkların fıtrî, varoluşsal ve ilmî sebepleri olduğunun bilincine varmak. Yani murad-ı ilahînin böyle bir sonucu bilerek takdir ettiğine inanmak: “Sizden her biriniz için bir sistem ve bir hayat tarzı belirledik. Eğer Allah dileseydi, elbette sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat verdiği şeylerde sizi imtihan etmek için ümmetlere ayırdı. Öyle ise hayırlı işlerde yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O zaman anlaşmazlığa düşmüş olduğunuz şeyleri size bildirecektir.” (Maide, 5/48.)

2. Görüşlerimizi mutlak doğru olarak takdim etmemek, hatalı olabileceğimizi de hesaba katmak: “İnsanlar bir tek ümmet idi. İhtilafa düşmeleri üzerine Allah, müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi. İnsanlar arasında, anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için, onlarla beraber hak yolu gösteren kitapları da gönderdi. Ancak kendilerine kitap verilenler, apaçık deliller geldikten sonra, aralarındaki kıskançlıktan ötürü dinde anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah iman edenlere, üzerinde ihtilafa düştükleri gerçeği izniyle gösterdi. Allah dilediğini doğru yola iletir.” (Bakara, 2/213.)

3. Farklı görüşleri bir zenginlik olarak değerlendirip ilmî ölçütler içinde onlardan istifade etmek: Tabiin âlimlerinden Avn b. Abdillah “Hz. Peygamber’in ashabının ihtilaf etmemiş olmasını istemezdim. Zira bir şeyde birleşmiş olsalardı bir kimse onu terk ettiğinde sünneti terk etmiş, ihtilaf ettiklerinde ise onlardan birinin görüşünü esas alsa yine sünnete uymuş olur.” diyerek fıkhi ihtilafın rahmet olduğunu belirtmiştir. (Dârimî, Muķaddime, 52.) İmam Malik’in şu sözü de aynı mesajı vermektedir: “Âlimlerin ihtilafı, Yüce Allah’ın bu ümmete bir rahmetidir. Herkes kendisince doğru olana uyar, herkes doğru yoldadır ve herkes Allah’ın rızasını aramaktadır.” (İbn Abdilber, el-İntikâ fi Fedâili’s-Selâseti’l-Eimmeti’l-Fukaha, Beyrut ts. (Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye), s. 41; Aclûnî, Keşfu’l-hafâ, Beyrut 2000, I, 76.)

4. Kardeşlik nimetini bahşedenin Yüce Allah olduğu bilinciyle bu nimetin elden gitmemesi için gayret göstermek: “Hep birlikte Allah’ın ipine (dinine) sımsıkı sarılın! Parçalanıp bölünmeyin! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın! Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de O sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz.” (Âl-i İmran, 3/103.)

5. Birlikte rahmet, ayrılıkta azap bulunduğunu bildiren (Müsned, IV, 375.) Hz. Peygamber’in (s.a.s.) şu uyarısını hiç unutmamak: “Birlikten ayrılmayın! Ayrılıktan sakının! Şüphesiz şeytan tek başına kalanlarla beraberdir. İki kişiden ise uzaktır...” (Tirmizi, Fiten, 7.)

6. Sevad-ı azama uymak yani gerek inançta (akait) gerek amelde (fıkıh ve ahlak) Müslümanların büyük çoğunluğunun tercihi doğrultusunda yürümek. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) “Ümmetim dalalet üzerine birleşmez. Öyleyse bir konuda ihtilaf olduğunu gördüğünüzde sevad-ı azama/büyük

çoğunluğa tabi olun!” (İbn Mace, Fiten, 8.) buyurmuştur.

7. İslam’ın en temel iman formülü olan kelime-i tevhidi (Allah’tan başka ilah bulunmadığına ve Hz. Muhammed’in O’nun elçisi olduğunu) ikrar edip Müslümanlığın göstergesi olan temel ibadetleri ve hükümleri (zarurat-ı diniyye) kabul eden herkesi, hangi mezhep ya da meşrepten olursa olsun Müslüman olarak tanımak. Artık böylece Müslüman sıfatı alan bir kimse, mezhebi farklılıklarından ya da ameli kusurlarından dolayı tekfir edilemez yani İslam dairesinin dışına itilemez. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Namazımızı kılan, kıblemize yönelen, kestiğimizi yiyen kimse, Allah’ın ve peygamberinin güvencesi altında olan Müslümandır.  O hâlde Allah’ın verdiği güvenceyi bozmayın!” (Buhari, İman, 17, Salat, 28; Ebu Davud, Cihad, 95.)

İşte bu ilkeleri gönülden benimseyenlerin oluşturduğu toplumlar sarsılmaz, bölünmez, ümidini kaybetmez ve tam bir dayanışma içinde geleceğe emin adımlarla yürürler. Tıpkı Mehmet Akif merhumun dediği gibi: 

Değil mi cephemizin sinesinde iman bir;

Sevinme bir, acı bir, gaye aynı, vicdan bir;

Değil mi ortada bir sine çarpıyor, yılmaz,

Cihan yıkılsa emin ol bu cephe sarsılmaz!

Yazan  Prof. Dr. Ahmet YAMAN | Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

Önerilen Videolar

Reklamlar

Bunlar da İlginizi Çekebilir

RESÛL-İ EKREM'İN CAN YOLDAŞI HZ. ÂİŞE Evlilik: Doğru İnsan Doğru Karar Recep Ayı hakkında KUTLU DOĞUM VE MEVLİD KANDİLİ