OKU
12 Ekim 2018 ( 20 izlenme )
Reklamlar

İslâm’da İlmin Fazîleti

İslâm’da İlmin Fazîleti

 

        İlim amellerin en faziletlisidir. Bu faziletinden dolayıdırki ilim; dünya ve ahiret saâdetinin anahtarı olarak kabul edilmiştir. Dünya, Peygamber Efendimizin ifadesiyle, “âhiretin tarlası” ve Allah`a giden yolun başlangıcıdır”. İlim ve “hikmet müminin kaybolmuş malıdır; onu nerede bulursa alır”. İslâm dininde ilim, Allah`ın rızasını kazanmak ve amel etmek için öğrenilir. İnsanoğlu için gerçek hayat, ilim ve irfanla kâim olacağından, öğrenmeyi ve öğretmeyi ihmâl edenler, hayatta dahi olsalar ölü sayılırlar. Öğrendiği bilgi, kendisini hakîkate ulaştırmayan kimse, o bilginin  ancak hammalıdır. İnsanın  hayatını düzenlemeyen, insanın üzerinde eseri görülmeyen ve insanı Allah ve Rasûlünün yoluna götürmeyen ilimde hayır yoktur. O yüzden, ilim; “satırlardaki değil, sadırlardaki (göğüslerdeki)’dir” denilmiştir.  İslâmiyet ile ilim, et ile tırnak gibi birbirinden ayrılmaz. İlim, Allah'ın insana verdiği anlayış ve seziş kabiliyyetinin bir ürünüdür. İslâm dini, ilim öğrenmeyi, bilgi sahibi olmayı ve cehâleti ortadan kaldırmayı hedefler. Çünkü, insanın yaratılış gayesi, Allah’ı ve Rasûlünü tanımak ve O’nun emir ve yasaklarını yerine getirmekten ibarettir. Allah Teâlâ Kur'ân-ı Ke-rîm’de Alâk sûresinin ilk âyetlerinde şöyle buyuruyor:

        “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir aşılanmış yumurtadan yarattı. Oku! Rabbin, en büyük kerem sahibidir. O Rab ki kalemle (yazmayı) öğretti. İnsana bilmedikleri şeyi öğretti.”[3]

        İlim öğrenen talebe ihlas ve samimiyetle ilim öğrenirse o ilim; o insanı Allah ve Rasûlünün yoluna yaklaştırır ve kişinin değerinin yükselmesini sağlar. Yolcuyu gitmesi gereken yere (menzile) götürmeyen vasıta çok büyük, çok bakımlı ve çok güzel de olsa bir işe yaramaz, çünkü; hedefine, varacağı yere ulaştırmaz. İlim ise; insanı Allah ve Rasûlüne (kurtuluşa) götürürse ilim olur. İlim hak ile bâtılı ayırt edebilmenin en önemli vasıtalarından biridir. Çünkü gerçek ilim, doğru bilgi, insanı Hakka ve hakîkate ulaştırır. Allah Teâlâ Kur'ân-ı Ke-rîm’de Zümer sûresinde şöyle buyuruyor:

        "De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?"[4]

        İlim bitip tükenmeyen bir hazinedir. İlim hak ile batılı birbirinden ayırmanın yegâne yolu ve vasıtasıdır. İlmi öğrenip korumanın yolu; o ilmin gereği ile amel edip, onu hayata geçirmek ve uygulama alanına koymaktır. Yani bir ilim sadece öğrenilip bilinmek, başkalarına hava atmak, gururlanmak-kibirlenmek için değil, yaşamak ve hayat tarzı haline getirilmek için elde edilir. Böyle olduğu takdirde  faydalı ilim olur. İlim; amel edildiği müddetçe, sadece sahibine değil başka insanlara ve bütün canlılara da fayda verir. Fayda vermeyen ilimden sakınmak gerekir.  Çünkü Peygamber Efendimiz (sav) şöyle duâ etmiştir:

        “Allahım! Faydasız ilimden, sana sığınırım.”[5]

        İlim bir nurdur, bitip tükenmeyen bir hazinedir, ilimsiz imân olmaz. Çünkü; insan bildiği şeyi sever, ona inanır ve güvenir. Hakkında bilgi sahibi olmadığı bir şeyi sevmesi ve hakkında fikir beyan etmesi mümkün değildir. Bir mü’minin, Allah hakkındaki bilgisi ne kadar mükemmel olursa, Allah'a karşı saygısı da o kadar ileri ve mükemmel olur. Alâk sûresinin ilk beş âyetinde de ifade edildiği gibi Kur’ân-ı Kerîm ilme ve öğrenmeğe çok değer vermiştir.  İlim tahsil eden kimse tahsil ettiği ilme uyar, ilmi kendisine uyduramaz. Çünkü ilim uyulmak-amel edilmek için tahsil edilir. Yapılması ve yapılmaması gereken işleri bilip öğrenmek farzdır. Mesela; dinin yapılmasını emir buyurduğu işleri yapmak farz, yapılmasını yasaklamış olduğu işleride yapmamak farzdır.

       Öğrenilmesi gereken ilimler iki kısımdır:

1-      Farz-ı ayın olan ilimler,

2-      Farz-ı kifâye olan ilimlerdir.

        Her müslümanın içinde bulunduğu durumla ilgili ilimleri öğrenmesi farz-ı ayın’dır. Farz-ı ayın olan ilimlere örnek verecek olursak; İslam’ın temel esasları (Kelime-i şehadet, namaz, oruç, zekat, hac)’nı (yani; ilmihal) bilgisini öğrenmesi her müslümana farz-ı ayındır. 

Farz-ı kifaye ilimler ise, müslümanların bir kısmının öğrenmesi gereken ilimlerdir. Meselâ; tıp ilmi, hukuk ilmi, astranomi ilmi gibi… ilimler farz-ı kifayedir. Bazı insanlar bu ilimleri öğrenirse yeterlidir. Ancak bir doktorun, bir hakimin, bir öğretmenin kendi mesleği ile ilgili ilimleri öğrenmesi farz-ı ayın olur. Kısaca; kişinin kendi mesleği ile ilğili işleri bilmesi farzdır, bir başkasının mesleği ile ilgili hususları bilmesi farz değildir. Sanat sahibi ise sanatının inceliklerini bilmek zorundadır, çünkü; farzdır. Tüccar ise alış-verişin şartlarını bilip bâtıl alış-verişten kaçınmak ve fâiz ilmini de bilmek farzdır. Hazret-i Ömer (r.a.) pazarcıları kamçılayıp ilim öğrenmeye gönderirdi ve derdi ki: Alış-veriş ilmini bilmeyenin pazarda olması doğru değildir. Çünkü her sanatın bir ilmi vardır. İnsan bilmeden harama ve fâize düşebilir. Bunun için, hangi meslekte olursa olsun; ister imam, ister müezzin, ister öğretmen, ister mühendis, ister avukat, ister hakim, ister tüccar, ister sanatkar, ister çiftçi olsun sanatının, mesleğinin, bıranşının inceliklerini en güzel şekilde bilmek ve yapmak zorundadır. Çünkü bunları bilmek ve yapmak o kimse üzerine farzdır. Her müminin Allah’a yönelme, tevekkül, Allah’tan hakkıyla korkma, hükmüne razı olma gibi kalbi bilgileri öğrenmesi’ de  yine farzdır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır:

          “İlim öğrenmek, her müslümana farzdır.[6]

          İlim; Allah Teâlâ'nın sübûtî sıfatlarından biridir. Allah Teâlâ her şeyi bilendir. Olmuşu, olanı, olacağı, geleceği, geçmişi, gizliyi ve açığı bilir. Allah'ın ilmi yaratıkların ilmine benzemez, artmaz ve eksilmez. O ezelde herşeyi bilir. İslâm dininde ilim, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in mescidinin etrafında bulunan Suffa denilen kimsesiz ve ilim tâliplerinin kaldığı küçük odacıklarda başlamıştır. Ashab-ı Suffa, Mescidin devamlı ve yatılı öğrencileri idiler. Kıble, Kabe-i Muaazzama’ya çevrilmeden önce, mescidin kuzey tarafında hurma dallarıyla bir gölgelik yapılmıştı, Medine'de kavim ve kabileleri, evleri barkları bulunmayan sahabiler orada otururlardı ve kendilerine Ashab-ı Suffa denirdi. Ashab-ı Suffa'nın sayıları  seksenden fazla idi. İçlerinden evlenen, ölen, sefere çıkan olursa, sayıları azalırdı. Ashab-ı Suffa geceleri namaz kılmak, Kur'ân okumak ve ders görmekle geçirirler; gündüzleri de su taşırlar, odun toplayıp satarlar ve onunla yiyecek satın alırlardı. Ashab-ı Suffa'nın bazan geceleri yetmişinin birden bir öğreticinin-hocanın başında toplanıp sabaha kadar ders gördükleri olurdu[7].

        İlim Öğrenme'nin Fazileti

        Ayetler:

        Müminlerin hepsinin toptan sefere çıkmaları doğru değildir. Onların her kesiminde bir gurup dinde (dinî ilimlerde) geniş bilgi elde etmek ve kavimleri (savaştan) döndüklerinde onları ikaz etmek için geride kalmalıdır. Umulur ki sakınırlar.”[8]

        “Senden önce de, kendilerine vahyettiğimiz kişilerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, bilenlere sorun.”[9]

        “Gerçek hükümdar olan Allah, yücedir. Sana O'nun vahyi tamamlanmazdan önce (Kur'an'ı okumakta) acele etme ve "Rabbim, benim ilmimi artır" de.”[10]

         "Allah'tan kulları içinde ancak ilim sahibi olanlar korkar."[11]

         "Allah içinizden iman edenlerin ve kendilerine ilim verilenlerin derecelerini yükseltir."[12]

         Hadîsler:

         "İlim tahsil etmek için yolculuğa çıkan kimse, evine dönünceye kadar Allah yolundadır."[13]

          "İnsanoğlu öldüğü zaman bütün amellerinin sevabı da sona erer. Şu üç şey bundan müstesnadır:  Sadaka-i câriye, istifade edilen ilim, kendisine dua eden hayırlı evlat."[14]

          "Kim ilim tahsil etmek için bir yola girerse, Allah o kişiye cennetin yolunu kolaylaştırır."[15]  Başka bir hadis-i şerifde de şöyle buyuruluyor:

          “Allah’ın benimle göndermiş olduğu hidâyet ve ilim, yeryüzüne yağan bol yağmura benzer. Yağmurun yağdığı yerin bir bölümü verimli bir topraktır: Yağmur suyunu emer, bol çayır ve ot bitirir. Bir kısmı da suyu emmeyip üstünde tutan çorak bir yerdir. Allah burada biriken sudan insanları faydalandırır. Hem kendileri içer, hem de hayvanlarını sular ve ziraatlarını o su sayesinde yaparlar. Yağmurun yağdığı bir yer daha vardır ki, düz ve hiçbir bitki bitmeyen kaypak ve kaygan arazidir. Ne su tutar, ne de ot bitirir. İşte bu, Allah’ın dininde anlayışlı olan ve Allah’ın benimle gönderdiği hidâyet ve ilim kendisine fayda veren, onu hem öğrenen hem öğreten kimse ile, buna başını kaldırıp kulak vermeyen, Allah’ın benimle gönderdiği hidâyeti kabul etmeyen kimsenin benzeridir."[16]   Yine başka bir hadis-i şerifde de şöyle buyuruluyor:

           "Yalnız şu iki kimseye gıbta edilir: Allah'ın kendisine ihsân ettiği malı hak yolunda harcayıp tüketen kimse; Allah'ın kendisine verdiği ilimle yerli yerince hükmeden ve onu başkalarına da öğreten kimse.”[17]

            İlim, cennete giden bir yoldur, gurbette arkadaşdır, yalnızlıkta sırdaşdır, iki cihanda kurtuluştur, düşmana karşı siperdir, insan için hayâdır, gözler için ziyadır Nasılki insanın ölmemek için, yiyip-içmesi gerekirse, Allah’ın emir ve yasaklarını yerine getirebilmesi için de, dinini, imânını öğrenmesi, ilim tahsil etmesi gerekir Ecdadımız zaman zaman toplanıp  okurlar müzakere ederler, dinlerini öğrenirler ve çoluk çocuklarınada öğretirlerdi Onlar İslâmı hem öğrenerek, hemde yaşayarak bize örnek ve önder oldular ve İslâmiyet’i, bizlere bu şekilde doğru bir şekilde ulaştırdılar

            Ashab'ın ve Âlimlerin İlim Öğrenme'nin Fazileti ile İlgili Sözleri 

            Hz. Ömer (r.a.) şöyle demiştir: 'Ey insanlar! İlmi talep edip, öğrenin. Çünkü Allah'ın çok sevdiği bir elbise vardır ve o elbiseyi ilmi arayan ve aradığını bulan kimselere giydirir. Allah'ın giydirmiş olduğu o elbiseyi giyen kimse, o elbise sırtında iken ne günah işlerse işlesin Allah Teâlâ, sevdiği elbiseyi sırtından almamak için o kimseye üç kere tevbe etmesi için teklifte bulunur. Günah yolunda ölüme kadar devam etse bile, o elbise sırtındayken o kimsenin hiçbir zaman günahlardan dönme yolu kapanmış değildir...'

          Hz. Ali (k.v.)’de şiir diliyle şunu söylemiştir:

"Üstünlük ilim ehli içindir

Onlar hidayet üzerindedirler 

Hidayet arayanlara kı­lavuzdurlar

Her insanın değeri ilmi kadardır

Âlimin değerini bilmeyenler câhillerdir

Seni diri tutan ilmi öğren

Câhiller ölü,  âlimler diridirler"

          Hz. Ali (r.a.) yukarıdaki manzumesinde şöyle demektedir: İnsanlar bedenleri itibarıyla birbirlerine eşittir. Babaları Âdem, anaları ise Havvâ'dır. Eğer soylarında soplarında bir iftihar vesilesi arıyorlarsa, bilsinler ki asılları çamur ve sudan ibarettir.  İlim erbabı,  hidayet arayanlara hidayet vesilesi olur. Her insanın kıymeti bilgisiyle ölçülür. Cahiller ise, ilim erbabının en amansız düşmanlarıdır. İlmi elde etmeye çalış ve ilmin nerelerde kullanılacağını mutlaka bil! Bütün insanlar ölürler,  ancak ilim ehli olanlar yaşarlar'.[18]

         Abdullah İbn Abbas (r.a.) şöyle anlatıyor:  Rasûlullah vefat ettiği zaman bir arkadaşıma “Gelde ashâbın çoğu hayatta iken, onlardan Hz. Peygamber’in hadislerini soralım” dedim. Adam “Sana hayret, ey Abbas’ın oğlu!  Sen zannediyormusun ki, sahabilerin içinde şöyle şöyle zatlar olduğu halde, halk sana muhtaç olacaktır?” dedi. Bunun üzerine onu terkettim. Kendim, sahabeden sormaya başladım.  Eğer bir kişiden benim kulağıma bir hadis gelirse, onun kapısına varıyordum. O uykuda olduğu zaman saatlerce kapısında beklerdim. Yüzüm gözüm rüzgardan toz toprak içinde kalıyordu. Sonunda o sahabe evden çıkınca, beni görerek “Ey Rasûlullahın amcazadesi! Seni buraya getiren nedir? Niçin bana haber göndermedin?  Ben sana gelirdim” diyordu. Ben de “Hayır! Ben gelmeye muhtacım” diyerek ondan hadis dinliyordum. Fakat çektiğim bu zorluklar boşa gitmedi. Öyle bir gün geldi ki, halk benim etrafımda toplanıp bana danışmaya başladılar.  O arkadaş beni gördükçe “Bu genç benden daha akıllı çıktı” diyordu.

         İbn Abbas (r.a.)  şöyle diyor:  Medayin fethedildiğinde halk dünyaya yöneldi. Ben ise Hz. Ömer(r.a.) ’e yöneldim.[19]

         Ebu Derdâ (r.a.) der ki:  “İlimden küçük bir mesele öğrenmem, benim için bütün bir geceyi ibadetle ihya etmekten daha mühimdir”.          

         İbn Mes'ud (r.a) şöyle demiştir: “İlim büsbütün çekilmeden ilme sarılın! İlim ancak ilmi yayanların eksilmesiyle ortadan kalkar. Nefsimi kudret elinde tutan  Allah'a yemin ederim ki, Allah yolunda şehîd olarak öldürülen kimseler; âlimlerin âhiretteki mertebelerini gördükleri zaman, hemen Allah'tan kendilerini tekrar diriltip âlim olmalarını isterler. Hiç kimse anasından âlim olarak doğmaz. İlim ancak çalışıp öğrenmekle elde edilen bir nimettir”.

         Muâz İbni Cebel (r.a.) da şunları söylemiş­tir: "Din ilmini öğrenin. Çünkü onu Allah için öğrenmek kişiye huşû ve haşyet (Allah saygısı ve korkusu) kazandı­rır. Onu aramak ibadet ve cihattır. Onu müzâkere etmek tesbihtir (Allah'ı zikretmektir). Onu bilmeyene öğretmek sadakadır. O yalnızlıkta  ünsiyet verir, halvette arkadaş olur, dinde kılavuzluk eder,  sevinçte taşkınlığı önler,  keder­de sabır ve moral kazandırır.  Allah Teâlâ onunla kişiyi yük­seltir,  onu hayırda öncü ve rehber yapar."

          Lokman Hekim'in oğluna şöyle vasiyette bulunduğu söylenir: "Yavrucuğum! İlim meclis ve sohbetlerine devam et. Çünkü Allah Teâlâ, toprağı gök sularıyla dirilttiği gibi, kalpleri de ilim ve hikmet nurlarıyla diriltir."

          Feth el-Musilî’de şöyle demiştir: "Hasta  yemeksiz,  susuz ve ilaçsız kaldığında öldüğü gibi, kalb de ilim ve hikmetsiz ka­lırsa ölür."

          Hikmet ehlinden bir zâta 'Bu dünyada neyi sermaye edinmek daha kârlıdır?'  diye sorulduğunda, “Gemi battığı zaman gemi ile birlikte batmayan ve seninle kalan şeyi sermaye edin!' buyurmuştur.”[20]  O, bu sözleriyle ilmi kasdediyordu.  Çünkü ilim insanın zihninde olduğu için oradan kaybolup gitmez, her daim insanla beraberdir. 'Geminin batması' insanın ölümüyle te'vil edildiğine göre, kendisiyle kalacak sermayenin de,  ilim olduğu anlaşılmaktadır.  İnsanın şerefi, kuvvetinden gelmez. Öyle olsaydı develerin daha üstün olması lâzım gelirdi; zira develer insandan daha güçlüdürler. Cüssesinin büyüklüğünden de değildir; zira filler insanlardan daha cüsselidir. Şerefi cesur oluşundan da kaynaklanmaz; zira ormanlardaki yırtıcı hayvanlar insandan çok daha cesaretlidirler. Fazla yemek yemesinden de ileri gelmez. Öyle olsaydı öküzlerin daha şerefli olmaları gerekirdi; zira midesi çok büyük olan canlılardan biri de öküzdür. Fazla cinsî münasebette bulunmasından da değildir; zira küçücük kuş bile cinsî kudret hususunda insanoğlundan daha güçlüdür. Kısaca bunların hiçbiri insana şeref vermez. İnsana şeref veren şey sadece ilimdir! Bunun içindirki, İslâm büyükleri ilmin faziletini bildikleri için gecelerini gündüzlerine katmışlar, uykularını feda etmişler, uzun yolculuklar yapmışlar, çeşitli zorluklara ve fedakarlıklara katlanmışlar, aç ve susuz kalmışlar, hakaretlere uğramışlar, hapishanelere düşmüşler, hor ve hakir görülmüşler ve  hayatlarını ortaya koyup ilim yolundan aslâ vaz geçmemişlerdir.

        İşte bir kaç örnek;

    Şakik-i Belhi:

         Büyük İslâm âlimi Şakîk-i Belhi hazretleri uzun yıllar okuttuğu talebesi Hâtem-i Esam’a      sordu:         
- Kaç senedir benden ilim tahsil ediyorsun? Hâtem:   
- Otuzüç senedir. Şakik:           
- Bu müddet zarfında benden neler öğrendin? Hâtem:          
- Sekiz mes’ele öğrendim. Şakik:         
- İnnâ Lillâhi ve innâ ileyhi râci’ûn! ömrüm seninle  geçtiği halde benden ancak sekiz mesele mi öğrendin? Hâtem:         
- Evet Hocam, ben yalan konuşmayı sevmem, ancak sekiz şey öğrenebildim. Şakik:           
- Bu öğrendiğin sekiz şey nedir? Söyle dinleyelim. Hâtem:                           
- Birincisi; halka baktım, herkes kendine bir arkadaş, bir dost seçmiş. Herkesin dostu, kabre kadar arkadaş oluyor. Definden sonra çekip geliyor. Düşündüm, ben öyle bir dost bulmalıyım ki, devamlı arkadaşım olsun, kabirde de beni yalnız bırakmasın. Böyle bir arkadaş ise ancak sâlih amel olurdu. Ben de onu seçtim.        
-  Güzel seçmişsin. Diğerlerini de söyler misin?          
- İkincisi; halka baktım, çoğu nefsinin hevâsına esir olmuş. Halbuki, Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de:

 “Ama kim Rabbinin azametinden korkup da kendini kötülükten alıkoymuşsa, varacağı yer şüphesiz cennettir.”[22]

Kur’ân-ı Kerîm’in hak olduğunu bildiğim için nefsi emmareye muhalefet ettim. Ona esir olmadım, onunla mücadele edip Hakkın emrine boyun eğmek mecburiyetinde bıraktım. Nefsim kötülük işleyemez hâle geldi.        
- Allah seni mübarek etsin! Üçüncüsünü de söyle!     
- Üçüncüsü; halka baktım, dünyanın faydasız meşgalesi içinde boğulmuş, didinip duruyorlar. Bir şey kazandık zannederek onunla seviniyorlar. Halbuki Kur’ân-ı Kerîm’de:

 “Sizde olanlar tükenir ama, Allah katında olanlar sonsuzdur, tükenmez. Sabredenlere ecirlerini, yaptıklarından daha güzeli ile ödeyeceğiz.” [23] buyuruluyor.

Senelerdir kazandıklarımın tükenmemesi için, âhıret azığı olarak hep baki kalmak üzere Allahü Teâlâ’ya emânet ettim. Yani dîne hizmet eden müesseselere ve diğer hayır hasenata verdim.
- Çok güzel etmişsin, dördüncüyü de söyle!   
- Dördüncüsü; halka baktım, kimisi şerefi, akrabasının çokluğunda görüyor, kimisi kibirlenmekle şeref sahibi olacağını zannediyor, kimisi soyu ile iftihar ediyor. Halbuki Kur’ân-ı Kerîm’de:

  “… Şüphesiz, Allah katında en değerliniz, O'na karşı gelmekten en çok sakınanızdır...”[24] buyuruluyor. Bu Âyet-i Kerîme’ye baktım da takvâ sahibi olmayı seçtim.          
- Çok güzel yapmışsın. Beşinciyi de söyle!..   .
- Beşincisi; halka baktım, bazısı mal ve makam sevgisi yüzünden birbirine haset ve buğzediyorlar. Halbuki Kur’ân-ı Kerîm’de:

  “Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık.”[25]  Taksimatın ezelde yapıldığını ve bunu kimsenin değiştirmeye gücünün yetmiyeceğini bildiğim için hiç kimseye haset etmedim. Hak Teâlânın taksimatına razı oldum. Kimseye buğzetmeden helâlinden kazanmağa çalıştım.         
- Ne iyi yapmışsın ve ne iyi söylüyorsun. Altıncısını da söyle!           
- Altıncısı; halka baktım, bazıları nefsâni garaz ve şeytani vesveseler yüzünden birbirine düşmanlık ediyor. Halbuki Allahü Teâlâ:

 “Şeytan şüphesiz sizin düşmanınızdır; siz de onu düşman tutun...”[26]

Şeytanı kendime düşman bildim. Onun hilesine aldanmamağa çalıştım. Allahın emrine uyarak doğru yolda yürümeğe gayret ettim.      
- Güzel etmişsin, ey Hatim! Yedinciyi de söyle!         
- Yedincisi; halka baktım. Bazısı dünyevi ihtiyaçlarını kazanmak için nefsine esir düşerek haram ve şüpheli şeylerden kaçamıyorlar. Allahü Teâlâ:

 “Yeryüzünde yaşayan bütün canlıların rızkı ancak Allah'a aittir...”[27]buyuruyor.

Bu bakımdan harama el uzatmadım. Rızkımın helâl yoldan gelmesine çalıştım. Yaratılış gayeme uygun olarak kulluk vazifeme devam ettim. 
- Güzel etmişsin, Sekizinciyi de söyle ey Hatim!.       
- Sekizincisi; halka baktım. Kimi malına mülküne, kimi mesleğine, kimi sanatına, kimi bileğine güveniyor. Kimi diplomasına, kimi oğluna-kızına, kimi kendine bırakılan mirasa güveniyor. Hasılı herkesin güvendiği bir şey vardır. Halbuki Kur’ân-ı Kerîm’de:

 “... Allah'a güvenen kimseye O yeter...”[28] buyuruluyor. Bu Âyet-i Kerîme’ye baktım ve Allaha itimat edip O’na güvendim. O bana kâfi gelir, O ne güzel bir vekildir dedim ve tevekkül ettim.                                            
- En güzelini yapmışsın ey Hatim! Allahü teâlâ seni muvaffak etsin. Hakikaten dört kitapta mevcut olan ilim ve marifetin bu sekiz temel üzerinde bulunduğunu gördüm. Bu sekiz usûl ile amel eden kimse dünya ve âhıret sâadetini kazanmış olur. Allahü Teâlâ seni mübarek kılsın, ey Hatim!
[29]

          Kalbin gıdası ilim ve hikmettir. Kalb bunlarla hayat bulur. Bu sebeple, ilimsiz kalan kalb önce hastalanır, bu hal devam ederse o zaman da ölür. Ancak ilim sahibi,  onun ölümünü hissetmez. Çünkü dünya sevgisi ve meşguliyeti narkoz gibi onun manevî duyarlılığını bozup iptal etmiştir. Kendisi ölüp bu narkozun tesirinden kurtu­lunca kalbinin ölmüş olduğunu görür ve bundan dolayı büyük bir elem duyar. Fakat artık iş işten geçmiştir. İnsan­lar bu dünyada uykuda oldukları için hakikî kayıplarını bilmezler. Öldükten sonra bu uykudan uyanırlar, uyanınca da tatlı ve acı bütün gerçeklerle karşılaşırlar.

          İmam-ı  Âzam  Ebû Hanife  Hz. Sormuşlar;  "Bu kadar İlmi nasıl elde ettin?"  O büyük imam şöyle cevap vermiş:

          "Dört şeyi ciddi ve samimi olarak yaptım, o zaman da arzum gerçekleşti.”

1-  İlim adamlarına köpek gibi yaltaklandım. Onların kalbini incitecek bir şey yapmadım.

3-      Kediler gibi tevazu sahibi oldum, İlim adamlarına daima kendimi sevdirdim.

3- Kargalar gibi geceleri uykusuz geçirdim, gecenin bereketinden istifade ederek derslerime çalıştım.

4-  Merkepler gibi sabır ettim" ve bu ilmi böylece  elde ettim diye cevap verdi.[30]

          İlim kalplerin hayatı, gözlerin ışığı, bedenin enerjisidir. Kişi onunla en hayırlı olanların derecesine çıkar. İlim tahsi­li gündüz oruç tutmak, gece namaz kılmak gibidir. İlim sa­yesinde Allah'a ibadet ve itaat edilir; O'nun hakkı bilinir ve hukuku gözetilir; ilimle helâl ve haram öğrenilir ve onunla akrabalık ve insanlık haklarına riâyet edilir. İlim önde, amel onun arkasındadır. (İlim ışık, amel onun gölgesidir) Kendilerine mutluluk ve saadet takdir edilmiş olanlar ilim öğrenmeye muvaffak olurlar. Kendilerine mutsuzluk ve şekâvet yazılanlar ise, câhil kalmaya mahkûm edilir ve ilim­den mahrum bırakılırlar. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde  şöyle buyuruyorlar:

         “Melekler, ilim öğrenenlerden hoşlandıkları için onlara kanat gererler.”[31]

         İlim yolu zordur, meşakkatlidir. İlme, zorlukları aşmasını bilen sabır ve sebat gösterebilen kimseler nail olurlar. İlmin başı acı, sonu ise tatlıdır. Hatib-i Bağdâdî fakih Semerkandi’den şunları naklediyor:  “Bu ilme ancak dükkanını kapatan, bahçesini bozan, kardeşlerinden ayrılan ve ehlinden yakını ölüpde cenazesine katılamayan kimseler nâil olurlar.”[32] İlimde derinleşen ve yüksek mertebelere erenler, geceleri uykusuz geçirmişler, aç ve susuz kalmışlar, üşümüşler, terlemişler ve hatta vucutlarından akan terler okumuş oldukları kitaplarını ıslatmış  ve arzu ettikleri ilme nail olmuşlardır. İlim sahipleri rahatlarını terk edebilen  yoksul kimselerdir, onlar çok yoksulluk çekmişlerdir. İlim sahipleri her şeylerini ilme feda etmişler, fakir kalmayı evlenmeye bile tercih etmişlerdir, Ebû Nasr es-Siczî (R.Aleyh) gibi.[33]  

         Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hadis-i şeriflerinde  şöyle buyuruyorlar:

İnsanlar dört kısımdır:
1-  Okur, amel eder. Turunca benzer. Tadı da, kokusu da güzeldir.       
2-  Okumaz, amel eder. Hurmaya benzer. Kokusu yok, tadı var.            
3-  Okur, amel etmez. Reyhana benzer, kokusu var, tadı yok.     
4-  Okumaz, amel etmez. Ebu Cehil karpuzuna benzer. Kokusu’ da yok, tadı da acıdır.
[35]

          Bu konuda  Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şerifindeki  bir taksim şöyledir:      “İlim üç çeşittir: Konuşan bir Kitap, yaşayan bir Sünnet ve Bilmiyorum demektir.”                Şa’bi’den de şu söz nakledilmiştir: “Bilmiyorum demek ilmin yarısıdır”.[37]  İlim hayata tatbik edilmek için tahsil edilir. Hayata tatbik edilmeyen ilimde hayır yoktur. İlim tahsil eden kişi ilminin gerekleri ile âmil olursa Allah ve Rasûlüne yaklaşmış olur. İmam-ı Gazâlî Hz. de şöyle bir tesbitte bulunuyor:

        Allah Teâlâ’ya yaklaşmanın üç yolu vardır:

1-      Yalnız ilim ile, bu da mükaşefe ilmi’dir.

2-      Yalnız amel ile, bu da sultanların adâletle insanları sevk ve idâre etmesi iledir.

3-      İlim ve amel ile, bu da ahiret ilmini bilip işlemektir. Zîra bunun sahibi hem âlim ve hem de âmildir.[38]

  İlim insana kendisinin ne olduğunu anlatır yani; kendini bilmeyi öğretir. Bu konuda Merhum Yunus Emre  ne güzel söylemiş:

 “İlim, ilim bilmektir,
         İlim kendin bilmektir;
         Sen kendini bilmezsen,
         Ya nice okumaktır.”

 Dinimiz ve dünyamız için gerekli olan bilgileri öğrenelim ve  bu konuda çocuklarımızı gelecek için yetiştirelim. 

 Öğrendiğimiz bilgilerle Sünnet-i Seniyye’ye uygun amel edelim, bilmediğimiz şeyleride bilmiyorum deyip öğrenelim. Kendimizi gösteriş ve riyadan uzak tutalım, bidiklerimizlede amel edip çocuklarımıza ve insanlığa örnek olan bir müslüman olup bu çerçevede güzel bir hayat yaşayalım.

 


Önerilen Videolar

Reklamlar

Bunlar da İlginizi Çekebilir

ÜÇ AYLAR Evlenmeyi düşündüğüm kızı makyajsız görünce şoke oldum! Recep Ayı hakkında Berat Gecesi