OKU
03 Ocak 2018 ( 48 izlenme )
Reklamlar

MEZHEPÇİLİK EKSENİNDE İHTİLAF AHLAKI

Mezhepçilik sorunu Müslümanların tarihlerinde ilk defa karşılaşmış oldukları bir problem değildir. Geçmişte bu sorun yaşandığı gibi, din doğru anlaşılmadığı sürece, gelecekte de yaşanacak gibi görünmektedir. Sorunun temelinde ise kanaatimizce din, İslam, mezhep ve kişisel görüşlerin ne olduğunun iyi bilinmemesi yatmaktadır. Bu problemlere doğal olarak ihtilaf ahlakının ne olup olmadığının bilinip bilinmediğini de eklemek gerekmektedir.

Evrensel boyutları ile ele alındığında din, insanları en güçlü biçimde harekete geçiren ve özünde bireyselliği barındıran inanış biçimidir. İnsanların kahir ekseriyetinde bir dine mensup olma durumu vardır. İnanmadığını iddia eden (ateistler) dahi bir din anlayışı karşısında kendilerini tanımlamaktadırlar. O hâlde insanların kutsal kabul ettikleri şeyi din kategorisine koymak mümkündür.

İslam gündeme geldiğinde Müslümanlar açısından bu dinin son din olduğu, mükemmel olduğu ve kıyamete kadar baki olduğu haklı olarak ifade edilir. Elbette Allah katındaki hak ve tek din İslam’dır. Fakat sorunlar İslam’dan değil, onun nasıl anlaşıldığından kaynaklanmaktadır. Farklı anlayışlar mezhep olgusunu karşımıza çıkarmaktadır. Mezhepler hemen hemen bütün dinlerde vardır ve hem tarihî hem de evrensel birer gerçeklik durumundadır.

Mezhebin ne olduğunu ortaya koymak, mezhepçiliğin de ne olduğunu anlamamıza katkı sağlayacaktır. En genel şekliyle mezhep, din anlayışındaki farklılaşmaların çeşitli sebeplerle kurumsallaşması sonucu ortaya çıkan beşerî oluşumlardır. Bu anlayışların/oluşumların ilahî ve evrensel olduğunu ileri sürmek, mezhepçilik olarak tanımlanabilir. Buna ilaveten bu fikirlerin aksinin savunulamayacağının kabul etmek kavgalara ve hatta yer yer savaşlara yol açmaktadır. Mezhep ve mezhepçiliği iyi açıklayabilmek için İslam, Müslümanlık ve Müslüman kavramlarını daha da net olarak ortaya koymak gerekmektedir.

Mezhep ve mezhepçilik karşısında İslâm, Allah Teala’nın insanlığa göndermiş olduğu evrensel hakikatleri içeren ilkeler ve tavsiyeler bütünüdür. Bu ilkeler; en doğru, en güzel, en faydalı ve en kuşatıcı olana denk geldiği sürece İslam’dır. Bu ilkeleri bir Müslüman’ın öğrenebileceği en temel kaynaklar; Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamber’in sahih sünnetidir. Kanaatimizce “İslam” böyle anlaşılmalı ve İslam’a dâhil olmayan diğer unsurlar bu kavramın dışında tutulmalıdır.

Müslümanlık kavramı, Hz. Peygamber’den günümüze kadar gelen bütün Müslümanların ortaya koymuş oldukları, başta ilmî gelenek olmak üzere, akidevi, kelami, siyasi, hukuki ve diğer alanlardaki tarihî tecrübeleridir. Başka bir ifade ile Müslümanlık, tarihte ve günümüzde Müslümanların İslam’a bakarak üretmiş oldukları kültürden ibarettir. Müslümanlığı İslam ile özdeşleştirmek İslam’ın evrenselliğine gölge düşürmektir. Hem İslam’ı hem de Müslümanları tarihin derinliklerine hapsetmek ve içinde yaşadıkları dönemden koparmak demektir. Ya da Türkiye’de uzun süre inananlara yönelik olarak kullanılan “mürteci” tanımlamasını haklı çıkarmak demektir.

Müslüman kavramı, İslam’a inanan kimseyi ifade etmek için kullanılır. Bu kimse kelime-i tevhit ile ikrar ettiği inancını kalbi ile de tasdik eden kişidir. Orta Çağ toplumlarında din bir kimlik olarak algılandığından kişinin dinini ifade etmesi ona siyasi ve hukuki sorumluluklar yüklemekte idi. Günümüzde kişinin dini kendine özgü bir düşünce olarak algılandığından özellikle siyaset ve hukuk alanında bir yaptırım sebebi sayılmamaktadır. Bu sebeple Müslüman olmak ya da olmamak kişinin kendi özel tercihi durumundadır. Dolayısıyla herhangi bir Müslüman’ın, İslam’ı nasıl anladığı, kendisini Müslümanlığın neresinde gördüğü İslam ile özdeşleştirilemez. İslam kişilere göre değil, kişiler İslam’a göre değerlendirilir. İslam ve Müslüman’ın birbirinden farklı olduğunu iyi bilmek İslam’ın izzetini korumak anlamına gelir. Müslüman olmanın da hakikat karşısında herhangi bir garantiye sahip olunmadığını gösterir.


Çok kültürlülük, farklı dinlere mensup insanların bir arada yaşaması tarihte olduğu gibi günümüzde de geçerli bir yöntemdir. Müslümanların tarihte kurdukları bütün devletlerde hem farklı din mensupları hem de farklı mezhep mensupları bir arada yaşamışlardır.

Yukarıdaki temel kavramlara verilen anlamlar bir bakıma mezhep farklarını oluşturmaktadır. Bu farklı anlayışları tartışılabilir görüşler olarak kabul etmek “mezhepliliği”, tartışılamaz görüşler olarak kabul etmek de “mezhepçiliği” oluşturmaktadır. Müslümanların birbirinden farklı bazı görüşleri mezhep olarak benimsemeleri son derece doğal ve belki de gereklidir. Çünkü vahiy kapısı kapanmış ve Hz. Muhammed’den sonra yeni bir peygamberin gelmeyeceği bilinmektedir. Bu gerçeği öyle ya da böyle tevil etmek veya değiştirmeye çalışmak göz boyacılığından başka bir şey değildir. Konunun, özellikle peygamberlik inancı açısından, kırılma noktası burasıdır. Mezheplilik ya da mezhepçilik işte tam bu noktadan başlamakta, müntesiplerinin bilgi ve algı seviyelerine göre de gideceği yere kadar gitmektedir. Mesela, hakikat tekelciliği, içselleştirme, ötekileştirme, istismarcılık, görmezden gelme, dışlama veya tekfir gibi hususlar mezhepçiliğin tezahürlerindendir. Farklılıkların önüne geçilemediği veya geçilemeyeceği hem tarihî hem de güncel bir hakikat olduğuna göre bu çeşitlilik hakkındaki tutum ve tavır ne olabilir? Başka bir ifade ile ihtilaf ahlakı denilen şey nedir?

Özellikle dinî konularda ihtilaf edilirken öncelikle ihtilaf edildiğinin farkında olmak gerekmektedir. Bunun anlamı üzerinde konuşulan konuların her ne kadar dinî konular olsa da konuşanların (Hâşâ) Allah ya da peygamber olmadığı, tartışmanın taraflarının birer insan olduğunun bilinmesidir. Kullanılan malzemeler ayetler ve hadisler olsa da, onları dile getirip anlamlandıran kimselerin birer beşer olduğu hatırlanmalıdır. Her insan dile getirmiş olduğu ayet ve hadis-i şerifi kendi bilgi birikimi ve kültürü çerçevesinde anlamaktadır. Özellikle akait ile alakalı tartışmalarda bu hususun göz önünde bulundurulması çok önemlidir. Her görüş veya sözün sonunda kadim ulemanın belirttiği gibi “Allahü ‘alem bi’s-savab” (Allah en doğrusunu bilir) anlamı bulunmalıdır.

İbadetlerle ilgili konularda farklı anlayış ve uygulamalara saygı gösterilmesi gerektiği gibi kişinin kendi mezhebi ya da meşrebini tek hakikat olarak algılaması doğru değildir. Kendi görüşüne tanımış olduğu hak ve ayrıcalığı muhatabının görüşlerine de tanımalıdır. İbadetler kapsamında yer alan siyaset ve hukuk gibi alanlardaki farklılıkları mutlaka meşruiyet ve aleniyet çizgisinde temellendirmek gerekmektedir. Bu alandaki görüşlerin hasen/istihsan, yani doğruluk ve güzelliğinin sorgulanabilir olması son derece önemlidir. Bu alandaki eylemleri bir ayet ya da hadisle temellendirmek mümkün olduğu gibi “Ameller niyetlere göredir.” kaidesiyle izah etmek de mümkündür.

Mezhepçi birisinin ahlaklı olması beklenemez. Ahlakı ilgilendiren konularda evrensel değer olan kişinin “kendine yapılmasını istemediği şeyi başkasına yapmaması” ilkesi elden bırakılmamalıdır. Hz. Peygamber’in kendi dininden olmayan kesimlere göstermiş olduğu tavır Medine Vesikası diye bilinen metinde açıkça ortaya konulmaktadır. Bu belge Müslüman olmayanlarla ilgili olup, Müslüman olduğunu iddia edenler (bazı mezheplere göre müşrikler) hakkında bir delilin bulunmadığı şeklindeki görüşler temelsizdir. Hz. Peygamber’in münafıklarla olan ilişkisi son derece açık ve nettir. Kendisini Müslüman olarak tanımlayan kişiye Müslüman muamelesinden başka bir şey yapılmamıştır.

Özetle çok kültürlülük, farklı dinlere mensup insanların bir arada yaşaması tarihte olduğu gibi günümüzde de geçerli bir yöntemdir. Müslümanların tarihte kurdukları bütün devletlerde hem farklı din mensupları hem de farklı mezhep mensupları bir arada yaşamışlardır. Günümüzün güçlü devletlerinde takip edilen hukuk ya da ahlak sistemi de bu şekildedir. Başka bir ifade ile farklı mezheplere müsamaha gösterilmiştir. Farklılıklara tahammül edemeyen anlayış mezhepçilik anlayışıdır. Bu anlayış siyaseti, hukuku ve ahlakı tahrip etmektedir. Mezhepçiliğin çözümü güçlü devlet, güçlü sosyal yapı ve ilim olarak görünmektedir.

Yazan  Prof. Dr. Sıddık KORKMAZ | Necmettin Erbakan Üniversitesi Ahmet Keleşoğlu İlahiyat Fakültesi

Önerilen Videolar

Reklamlar

Bunlar da İlginizi Çekebilir

GEÇMEYEN MUTSUZLUK Yılbaşı kutlamanın dinimizdeki yeri nedir? RESÛL-İ EKREM'İN CAN YOLDAŞI HZ. ÂİŞE KUTLU DOĞUM VE MEVLİD KANDİLİ